RUHUN VE DUYGUNUN ÇIPLAK DOLAŞAN GEZGİNİ: DOSTOYEVSKİ

 

RUHUN VE DUYGUNUN ÇIPLAK DOLAŞAN GEZGİNİ: DOSTOYEVSKİ
Bedriye KORKANKORKMAZ
 
                Ne zaman, bir dosta ihtiyaç hissetsem, insansızlığın o derin sızısı beynimi ve yüreğimi kemirse, Dostoyevski ile 
Gide gelir aklıma. André Gide: "İbsen' le Nietzsche' nin yanı sıra adı geçmesi gereken Tolstoy değil, odur asıl; onlar kadar
büyüktür, üçünün de en önemlisidir belki der."( s.5)
 Gide’in, Dostoyevski’nin sanat dehasını Tolstoy’dan, İbsen’den ve Nietzsche'den niçin daha büyük bulduğu üzerinde nicedir düşünüyorum. Kafamdaki düşünce erleri beynimin içinde cirit atıyor. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Gide’in masamda açık duran eserin satırları arasından çıktığını ve çalışma masamın karşısındaki sandalyeye oturup beni izlediğini çok sonradan fark ediyorum. Sevincimden “ hoş geldin” diyemiyorum ona. Uzun bir süre yüzüme yansıyan duygu ve düşünce karmaşasının haritasını seyrediyor. “Rahat ol !” diyor. Onun babacan yaklaşımı benim güvensizliğime, ille de korkularıma iyi geliyor. Kendimi toparlıyorum. Ona : “sizin için bir kitap okumak yazarıyla on beş gün ortadan kaybolmaktır. Tam bir aydır elimde “Dostoyevski” eseriniz var. Tam bir aydır, sizinle birlikte bu odadayım. Bir yandan siz, diğer yandan Dostoyevski. İkinizin dehasının üstesinden gelememenin sıkıntısını yaşıyorum ” diyorum. Gülüyor. “Bizi olduğumuz gibi göremez misin?” “ Karma karışıklığımızla… demek istiyorum. Söyle bana: Eserlerimle neden bu kadar yakından ilgileniyorsun?” Gülerek ona içimden geçenleri söylüyorum. “Siz, yıllardır hangi nedenlerden ötürü Dostoyevski’nin peşine düşüp onun kişiliği ve eserleri üzerine söylevler verme ihtiyacı hissettiyseniz, ben de aynı nedenlerden dolayı sizin ve Dostoyevski’nin peşine düşüyorum. Sistemde tutunamayan iki insan olduğunuzu düşünüyorum.  Tutunamayanlardan oluşunuz beni etkiliyor.” Sözümü bitirmeme fırsat vermeden gözlerimin içine bakarak bana: “Kendin gibi mi?” diyor ve devam ediyor konuşmasına : “Şaşkın bakışlarınla yüzümü okşama. İnsan, aradığının peşinden gidiyor. Bu yüzden mi Stefan Zweig’in, Nietzsche’nin de peşini bırakmıyorsun. Sana göre, aldığı önemli ödüller mi; yoksa eserlerinin verdiği mesajın yaşamdaki gerçek karşılığı mı bir yazarı daha büyük yapıyor? Sözlerimin arkasında yatan gerçeklerle yüzleşmek istiyorsan, benim sana sorduğum sorunun izini sür. Ne bize benze ne de benzemeyi düşündüğün insana. Yaşa. Yaşadıklarının çizdiği tuvalden bak portrene. Tuvalde gördüğün resmin, asıl resmindir. Şimdi, Dostoyevski’nin yaşadıklarının çizdiği porteye bakmak istiyorsan yargılamadan onu anla ve ona soru sorma. Sözlerini kesmeden dinle. Ağladığında ağla, sevindiğinde sevin. Onun hayatı ve insanı sevme biçimini sev. Acılı yüreğindeki sevgini, özverini, şefkatini ona karşılıksız ver.Hisset ve hissettiklerini bize hissettir. İkimizin de ödülü emek ve sevgidir. Ben, gidiyorum. Seni, kendinle baş başa bırakıyorum” dedi ve gitti. Masamdaki mumu yaktım. Mum ışığı altında evrensel yazının yüz akı olan iki dehanın gerçeğiyle yüzleşiyorum.
       Fransız M.de Vogué, ülkesinde Dostoyevski'nin eserlerinden ilk söz eden yazardır. Bu bağlamda büyük bir görev üstlenmiştir. M.de Vogué: "Karamazov Kardeşler” üzerinde fazla duracak değilim. Herkes bilir ki bu bitmez tükenmez bir hikâyeyi sonuna kadar okumak babayiğitliğini pek az Rus göstermiştir. Benim görevim orada tanınmış, burada ise hemen hemen hiç tanınmamış bir yazar üzerine dikkati çekmekten, eserlerinde yeteneğinin çeşitli yönlerini en iyi gösteren üç bölümü(?) belirtmekten ibaret olmak gerekir -ki bunlar “İnsancıklar”,”Ölü Bir Evden Hatıralar”,”Suç ve Ceza”'dır"(s.6) der.
M. De Vogué’ya, yazarın eserlerine dair yaptığı yanlı saptamasından dolayı kızamıyorum. Onun Dostoyevski gerçeğini algılamakta zorlanmasını da doğal karşılıyorum. Dostoyevski, ne salon edebiyatının ne de salon aydınlarının bir çırpıda derinliğini kavrayacakları yazarlardan değildir. O, hayatı boyunca salon edebiyatı ile salon aydınlarından şeytandan kaçtığı gibi kaçmıştır. Salon aydınlarının riyakârlıklarını yüzlerine bir tokat gibi vuruyor romanlarında. O türden aydınların uykularını kaçırıyor rüyalarına girdikçe. Dönemin eleştirmenleri onun eserlerine dair bir ezgi gibi kulağa hoş gelen değerlendirmelerde bulunmadıkları için, okuyucunun onun eserlerini okuma cesaretini kırdıkları bir gerçek. Ne ki bu türden haksızlıklar onun ödülüdür. Salon edebiyatının soylu(!) eleştirmenlerinin ellerinde onun eserlerinin çevirilerinin yapılmasını, yayımlanmasını ve dağıtımının yapılmasını geciktirmekten başka başarıları kalmamıştır. Elde ettikleri bu zavallı başarının onlara neler hissettirdiğini bilmiyorum. Onlar, hiç kimsenin yaratıcısı olmadığı güzelliklerin yok edicisi de olamayacağı gerçeğinden bihaber oldukları için bu denli zavallıdırlar. İşte yirmi birinci yüzyılda Dostoyevski gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Eserlerinin satılmadığı ülke yok. Ülkemizde en çok okunan yazarların başında geliyor. Romanlarında,sisteme uyum sağlayan insanlar ile sistem dışı kalan insanlar bir aynanın iki yüzü gibi bize bakıyor. Onlar bize baktıkça biz de farkında olmadan yüreğimizdeki aynadan duygularımızın fotoğrafını görüyoruz. İyiliğin, kötülüğün, güzelliğin, çirkinliğin, riyakârlığın, dürüstlüğün... yaratıcısının bizler olduğu gerçeğinin karşısında ister istemez afallıyoruz. Davranışlarımız önce ailelerimizin sonra da içinde yaşadığımız toplumun bize mirasıdır. Dünyayı yaşanılır ya da yaşanılmaz hale getiren bizleriz. Dostlarımızı bir pula satan, arkadan vuran, aşka, dostluğa arkadaşlığa ihanet eden de bizleriz. 
          Gide, yazarın mektuplarından yola çıkarak onun kişiliğini tanıtıyor bize. Sahnede Gide ile Dostoyevski var. Mektupları yazan sade vatandaş Dostoyevski'dir. Romanları yazan ise yazar Dostoyevski'dir. Yazar ve vatandaş Dostoyevski'yi bilinçli olarak karşı karşıya getiriyor Gide. Bu yöntemle eserinde onun hayatının günlüğünü yazıyor. Her sayfayı defalarca kaleme almaktan bir an olsun yüksünmeyen, yüreğini, beynini kanata kanata sabahlara kadar oturduğu masanın başından kalkmayan yazarın, mektuplarındaki özensizliği Gide’i de şaşırtıyor. Dostoyevski, kolayın değil zorun; anlaşılmanın değil anlaşılmazlığın; düzenin değil karmaşıklığın yazarıdır. Eserlerinde aşağılamanın değişen boyutlarına paralel olarak mutlu ya da mutsuz olan insanların yakını yapıyor bizi. Nietzsche, yükseklerden aşağıya bakıyor. Kendisini aşağı gördüğü insanlarla eşitlemediği gibi, üstün insanla da eşitlemiyor. Kendisini sadece ve sadece doğa tanrısıyla eşitliyor. Dostoyevski ise kendisini hırsızla, katille, ezilenlerle, yoksullarla, haydutlarla…eşitliyor.  Onun gençlik arkadaşı Riesenkampf:" Dostoyevski öyle bir adamdır ki onun yanında ömür süren herkes çok rahat eder ama kendisi ömür boyunca züğürt kalacaktır" diyor (s.12). Hayatı boyunca verdiği sözü tutan, kötü bir eser vermektense ölmeyi tercih eden yazarın düsturu, ısmarlama eser yazmamaktır. Ismarlama yazı, hem sanatı hem de sanatçıyı öldürüyor. Bir kez bile para için ya da verdiği söz için, salt öyle olsun diye eser yazmıyor. Eserin tasarımı kafasında bitiyor ve o eseri yazma arzusu onu masaya oturttuktan sonra eseri yayımlamak isteyen yayıncılarla bağlantı kuruyor ve yazılmamış eserini satıyor. Hayatında tek bir eserini Tolstoy, Turgenyev... gibi acele etmeden yazmak istiyor ama bu, istekten öteye gitmiyor. Kumar borçları ile evin giderlerini karşılamak üzere aldığı parayı eseri yazmadan harcıyor. Yayınevinin kendisine verdiği süre içinde eseri tamamlamak için acele ediyor, ediyor, ediyor… Bir edebiyatçı olarak ilkelerine ne kadar bağlı olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: " Edebiyatçı olarak bütün meslek hayatım boyunca verdiğim sözü her zaman tuttum, bir kez dahi sözümde durmamış değilim."
        Onun sermeyesi acılar çeke çeke yaşamaktır. Hayatı boyunca ne borçlarını ödeyecek parası, ne borç para isteyecek yakın akrabası ne de dostu… oluyor. Onun hayatının temelini acelelik, yokluk, yoksunluk, alçak gönüllülük, umutsuzluk, direniş, düşüncelerini sonuna kadar savunma, ölçüsüz eli açıklık, içgüdüsel zenginlik... oluşturuyor.
İnsanı insandan ayıran yegâne gerçek kişiliğidir. Öyle ise eserlerindeki kahramanlarının da kendisi gibi kendilerine özgü kişilikleri olmalı. O, kişiliği gibi kahramanların kişiliğini de yaşadıklarının külünden yaratıyor. İyi bir sanat eserinin ulaşabileceği en üst seviyenin sadelik olduğunu biliyor. Eserlerinde çıplak sadeliğe ulaşmak için çırpınıyor. İlhamın ışığı etrafında aylarca hatta yıllarca pervane gibi dönüyor. Yazdıklarını önce yırtıyor. Yaza yırta yaza yırta yırtamayacağı bir eser yaratıyor. "Suç ve Ceza" eserini nasıl yazdığını ondan dinleyelim: " Roman Suç ve Ceza. Uzun; altı bölümlük. Kasım sonunda büyük parçasını yazmış, hazırlamıştım. Hepsini ateşte yaktım! Şimdi söyleyebilirim, yazdıklarım hoşuma gitmiyordu. Yeni bir biçim, yeni bir plân çekiyordu beni. Yeniden başladım. Geceli gündüzlü çalışıyorum ama gene de yavaş işliyor iş". (s.15) 
Yazar olarak kendisini koyduğu yeri öldüğü yıl Bayan N' ye yazdığı mektupta şöyle ifade ediyor: " Yazar olarak birçok kusurlarım olduğunu biliyorum, kendimden en başta ben hoşnut değilim çünkü. İnanın ki kendimi şöyle bir yokladığım zamanlar istediğimin yirmide birini dahi tam anlamıyla anlatmadığımı, sık sık görüyorum. Beni kurtaran, hep beslemekte olduğum şu umut: Günün birinde Tanrı bana öyle bir güç ve ilham ihsan edecek ki, düşündüklerimi daha tam olarak anlatacağım; yani; kısacası, gönlümde ve hayalimde sakladığım ne varsa anlatabileceğim" ( s.17). Yazmanın dışındaki yaşamayı ise " Öyle iğrenç bir şey ki, katlanabilmek için tek çare, ondan kaçmaktır" diye özetliyor. Bu kaçış yaşamdan değil… Bana kalırsa sadece ve sadece kişiliği ile yaşama yük olduklarına inandığı insanlardan kaçıyor. Sorumluluk duygusu gelişen yazar, eşine özellikle de çocuklarına karşı sevgi doludur. Yazarak yaşamayı sevdiği kadar seviyor onları. Hapisten çıktığında " hiç değilse yaşadım. Acı çektim ama yaşadım yine de" diyor. İnsanlığa dair hiçbir şey yabancı değildir ona. Acının derinliğinde kulaç atanlar yeryüzünün göstermelik mutluluklarına katlanamıyor onun gibi. Hakikatin müridi olan Dostoyevski bu gerçeğin kendisidir. Bu yüzden yeryüzünün akılcı dünyasına ayak uydurmak istemiyor.
Bir yandan yoksullukla diğer yandan da hastalığıyla mücadele ediyor. Hastalığına rağmen geceli gündüzlü çalışıyor. Geçirdiği her sara krizi nedeniyle kafasını haftalarca toparlayamıyor.  O da tıpkı ünlü düşünür Nietzsche gibi o ölümsüz eserleri böyle bir delilik sınırında yazıyor.
       Hayatın dişine göre yetiştirdiği savaşçıdır o. Bu yüzden şansızlık hayatı boyunca peşini bırakmıyor onun. Talihsizliği çocukları gibi basıyor bağrına. Sırf birtakım kişilerle arkadaşlık ettiği için yakalanıyor. İdam edilmek üzere gözleri bağlanıyor ve son dileğini söylemesi isteniyor ondan. Son anda Çar canlarını bağışlıyor. Cömert Çar (!) onu Sibirya’ya sürgüne gönderiyor. Dört yılı Sibirya'da altı yılı da Semipalatinsk' teki orduda geçiyor. Ayağında en az beş kilo ağırlığındaki prangalarla Sibirya’ya insanlık dışı şartlarda götürüyorlar onu. İnsanın tüm çıkmazına orada yakın oluyor. Onun kaleminden Sibirya’ da kaldığı koşullara tanıklık edelim hep birlikte: “Bu dört yılı dört duvar arasında geçirdim, çalışmaya gitmek için dışarı çıktım ancak.(…) Bir seferinde tam dört saat ek görev yaptırdılar: Termometrenin cıvası donmuştu. 40 dereceden fazla soğuk vardı. Bir ayağım dondu. (…) Dam akıyordu. Duvarlar çatlaktı. Balık istifi halindeydik. Sobaya altı tane kütük atıyorduk ama boşuna, hiç ısıtmıyor( odada buz güç eriyordu) , çekilmez halde tütüyordu: bütün kış böyleydi bu. (…) Oda kapısının önünde bir kova koyarlardı, ne işe yaradığını anlarsın tabii. Kokudan burnumuzun direği kırılıyordu bütün gece. Mahkûmlar: ‘İyi ama mademki insanız, pislemeden olur mu?’ diyorlardı.” (s.65–66)
    Kişiliği gereği hiçbir zorluktan kaçmayan ve her yükü sırtında taşımayı seven yazar zor durumda olduğuna inandığı için İsayef adındaki bir mahkûmun dul karısıyla evleniyor. Salt kadının değil, kadının haylaz, sorumsuz oğlunun sorumluluğunu da üstleniyor. Bilindiği üzre kardeşi ölünce kardeşinin ailesine de o bakıyor. İlk eşi öldükten bir yıl sonra kırk dört yaşında ikinci evliliğini dul Marya Dimitriyevna İsayeva ile yapıyor. Aile yükleri ile birlikte üç basımevinin tüm işlerinin sorumluluğu da aittir ona. Sürgün olduğu süre içinde sadece kardeşi değil kimse tek satır mektup yazmıyor ona. Kişiliğini anlaşılır kılmak adına kendisine dört satır mektup yazmayan kardeşine salıverilişinden on gün önce yazdığı mektuptan alıntı yapmak istiyorum: (...)..." Ama her şeyden önce şunu sorayım sana: Niçin tek satır bile yazmadın bana? Hiç sanmazdım böyle yapacağını? Zindanımda, yalnızlığımın içinde belki artık hayatta olmadığını düşünerek kaç kez derin bir umutsuzluğa kapıldım, bilemezsin: Kaç gece çocukların hali nice olacak diye düşündüm ve onlara yardım imkânını bana vermeyen kadere lânet ettim... Bana mektup yazmanı yasak mı ettiler yoksa? Ama yazabilirsin pekâlâ! Buradaki bütün siyasî hükümlüler yılda birkaç mektup alıyorlar... Ama ben yazmayışının nedenini anladım galiba: Her zamanki vurdumduymazlığın bu senin..." (s.25)Kardeşine dostu Vrangel aracılığıyla şunu yazıyor mektubunda :" Kardeşime söyle: Gözlerinden, yanaklarından öperim, ona verdiğim bütün üzüntüler için de önünde dize gelerek af dilerim."(s.25) Eserlerindeki her karakter onun içindeki yaralanmış bir yanının ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Karşılıksız sevmek ve sevince bedelin giyotinine boynunu seve seve uzatmak. Hayatı kendisini yargılamakla geçiyor. İnsana, yani: kendine ulaşmak için insanlığın acılarını ve günahlarını omzunda taşıyor. İnsana ve insanlığa yaklaştıkça riyakârlığın insanlığın üzerinde dolaşan en büyük felaket olduğunu algılıyor. Tüm kötülüklerin batağıdır riyakârlık.
 Onun bu alçak gönüllü pişmanlıkları karşısındaki soylu ruhuna Batılı okuyucu da saygı duymuştur sonunda. Nasıl duymasın ki... Bu denli hoşgörü, bu denli alçakgönüllülük ancak ve ancak evliyalarda olabilir. Bana göre o, acıların evliyası gibi dolaşmıştı insanların içinde. Onu sürgüne gönderen Çar hakkında yazdıklarını okuyalım : " Çar, çok iyi ve cömert yüreklidir." Haklıdır aslında Çar' a böylesine övgüler düzmekte. Sürgünde geçen yılları onu hepimizin sevdiği Dostoyevski yapıyor. Tanrı ile sık sık ettiği sohbetler ona ömrünün sonuna kadar onuruyla yaşama gücü ve inancı veriyor. Kendi kaleminden S.D.Yanovski' ye sürgün yıllarının kişiliği üzerindeki yansımalarını şöyle yazmış:" Sen, beni severdin, ilgi gösterirdin, ben ki, Sibirya' ya gitmezden önce akıl hastasıydım.( evet, bunu şimdi anlıyorum), orada iyileştim."(s.27) 
İçinde bulunduğu durumdan yakınmayı öğrenmeden yaşama serüvenini noktalıyor. Çektiği tüm çileler için Tanrı' ya minnet duyuyor. Sabır onun damarlarında dolaşan kanı. Kendisini kader kurbanı olarak algıladığı için midir bilinmez o çile çektikçe sevinç naraları atıyor. Bu gururlu Rus hiçbir partinin adamı olmuyor. Avrupa'nın gelişmişlik düzeyinin Rusya'ya ulaşmasını, Rus halkının ise Avrupalaşmadan yokluktan, yoksulluktan kurtulmasını savunan eski bir Avrupalı Rus'tur Dostoyevski. İdeolojisi: Rus Birliğini gerçekleştirmek ve gerçek Rus bilincinin tüm dünya üzerindeki ahlaki etkilerini görmek. Bu yöndeki tutkusunu Puşkin üzerinde yaptığı söylevde dile getiriyor. Bu gerçekten yola çıkarak Rusya'nın gelecekte insanlığın başkenti olacağını savunuyor. Bir insan düşünün başka başka ülkeleri geziyor ve gezdiği ülkelerde gördüğü hiçbir tarihi, turistik vs.vs. güzellikler karşısında etkilenmiyor. Aksine… Memleketinden uzaklaşınca yazamıyor bir süre. Cenevre' de yazdığı “Budala”, “Vevey”'de yazdığı “Ebedi Koca” ile Dresden’de yazdığı “Cinler” eseri sizleri şaşırtmasın. Rusya'nın üç “günlük gazetesi” ile iki dergisini her gün okuyarak yazıyor o eserleri. O, toprağında açan çiçeklerden biri. İnsanın ülkesine tarafsız bir gözle bakabilmesinin olmazsa olmazı yabancı ülkelerde bir süreliğine yaşamasıdır. Gezdiği ve gezemediği ülkelerin siyasi, tarihi ve ideolojik yönlerini derinlemesine araştırıyor. O, kültürel kalkınmanın ekonomik kalkınmayı da beraberinde getirdiğini düşünüyor. Nitelikli insanların Tanrı'sını satmayacağı gerçeğinin canlı tanıklığına soyunuyor. Gerçek bir sosyalist olan Dostoyevski bu yüzden sosyalist ülkelerin zamanla sosyalizme tutuna tutuna sosyalizmi yok edecekleri gerçeğini yıllar önceden görüyor. Onun muhafazakârlık anlayışı değerlerini sahiplenmektir. Çar’dan yana olmasını da böyle yorumluyorum ben. Çarlık'tan yana; ama Çar'ın despotizmine karşı. Dine bakışı da öyle. Tıpkı ilericiliği savunmayan Liberal oluşu gibi. Birçok dengeyi ve dengesizlikleri tek bedende taşıyan çınar ağacıdır Dostoyevski. Dallarından gövdesi görülmeyen bir çınar ağacı… Yazdıklarımdan onun farklı farklı düşüncelerin büyüsüne kapılan, yüzünü ne tarafa döneceğini bilmeyen bir adam olduğu anlaşılmasın. O, sadece ve sadece doğrunun, güzelin, iyi olanın yanındadır. Onun tarihi: açık yüreklilik; geçmişi: dürüstlük; biyografisi: sevgidir. Onun karmaşık olan bir başka yanı ise katı olmayan bireyciliğidir. Onda hileli bir önyargı yoktur. Dedim ya: neye inanıyorsa açık yüreklilikle onu savunuyor. Dışarıdan nasıl anlaşıldığını düşünmeden, içinden geldiği gibi. Onun bu duygu ve düşünce karmaşasının nedeni savunduğu tüm değerleri insanlığa mal etmesinden kaynaklanıyor. O yüzden iyi olanı alıyor, kötü olanı dışlıyor.
        Dostoyevski’nin ölümünün akabinde aynı Fransız M. de Vogüé onun hakkında şu haklı saptamayı yapıyor: " Eski Çarlar için " Rus toprağını bileştiriyorlar " denirdi. Düşüncenin bu hükümdarı da Rus toprağında Rusların gönüllerini birleştirmişti." (s.38) İnsanı koyduğu yere Avrupa da şapka çıkarıyor ölümünün akabinde. İngiltere'de New Age'in 23 Mart'ta çıkan son sayısında İngiliz roman ve hikâyecilere dair yazılmamış övgülerle ondan, özellikle de Karamazov Kardeşler’den şöyle söz ediyorlar: " Bu eserde tutku, en yüksek gücüne ulaşmaktadır. Bu kitap bize tam anlamıyla dev gibi, bir düzüne kadar çehre sunmaktadır" (s.42) Bu haklı saptama bana onun her zaman haykırarak söylediği şu sözleri anımsatıyor: “ Avrupalıları içine düştüğü yabancılaşmadan Ruslar kurtaracaktır.” Ben, onu dünya yazarlarından ayıran en önemli dehasının “samimiyet” olduğunu düşünüyorum. Kendisinin karşısında bile kendisine benzeyen bir başka insan olmamıştır o. Başta kendi memleketi olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde Tolstoy'un, Gogol'un, Puşkin'in ünü her geçen gün ortalığı kasıp kavururken onu kimse tanımıyordu. Ona ödülünü zaman veriyor: zamansızlık. Ona yakışan ve onu hak ettiği yere taşıyan zamansızlık…
 Herkesin öcü gibi kaçtığı gerçeklerin dünyasıdır onun dünyası. Onun eserlerindeki büyüklük, kahramanlarının gerçekliliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden soyut varlıklar gibi dikilmiyorlar karşımıza. Okuyucuyla konuşuyorlar, günah çıkartıyorlar ve okuyucuya sarılarak hüngür hüngür ağlıyorlar. “Dostoyevski'nin başarısının sırrı nedir?” sorusunun peşinden koşanları anımsıyorum birden. Neden diyorum kendime : “insanların aklına dürüst ve içten bir insan olmakla yarışabilecek hiçbir başarının olmayacağını düşünmek gelmiyor .” Doğruluğun, iyiliğin, sevginin, içtenliğin… gücü karşısında afallıyorlar! İnsan en çok kendisine benzetemediği insanla/ insanlarla kavga ediyor. Tam da bu nedenlerden dolayı Dostoyevski'den ödleri kopuyor bu tür insanların.
    Karamazov Kardeşler' i düşünüyorum. İvan aydın. Tutkulu ve âşık Dimitri. Ya Alyoşa! O: Mistik. Üvey kardeş Smerdiyakof’ u saymıyorum. Nasıl ki, has şiirde sözcüklerin yerini değiştirdiğinizde bir yapı olan şiir çöküyorsa; onun, roman kahramanlarından birini öldürdüğünüzde de roman çöküyor. Anlamı kalmıyor. Okuyucunun elinden kendiliğinden yere düşüyor. İkisinin dâhiliğinin beni ürkütmediğini anladığım an, gerçekte ‘dahi’ olmanın ne anlama geldiğini anlıyorum. Kendime: “elimdeki eserin okuyucudan isteği nedir?” diye soruyorum. Öncelikle bizim, dolayısıyla da insanlığın boy aynası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve bize bu aynadan bakarak bizim yüreğimizin desenini çizme cesaretini kendimizde bulmamızı istiyor.
Sırf bu yüzden Gide, Dostoyevski' yi Batılı okurlara tanıtmak derdinde değil, o Batılı okurların, Dostyoveski'nin iç dünyasına neden inemediğini derinliğiyle anlatıyor eserinde. Dostoyevski’nin hayat hikâyesini yazan Bn. Hoffmann’ın yazdıklarından yola çıkarak bir Rus ile bir Batılının yaşama ve insana bakışındaki farklılığı şöyle özetliyor Gide: “ Ya öç almak, ya da haksız olduğunu kabullenerek özür dilemek… Bu iki şık arasında kalan Batılı, çoğu zaman, bu ikinci şıkkın şerefsizce olduğunu; bir korkağa, bir tabansıza yaraştığını ileri sürecektir… Batılı, bağışlamamayı, unutmamayı, ertelememeyi bir karakter belirtisi saymak eğilimindedir. Haksızlığı hiçbir zaman kabullenmemek ve çaresini aramak. Fakat kabullendi mi de başına gelecek en sıkıcı şey, görünüşe göre bunu kabul zorunluluğudur. Rus ise, tam tersine, yaptığı haksızlığı – hatta düşmanları önünde bile – itirafa, alçakgönüllülük göstermeye, kendini suçlamaya daima hazırdır.” ( s. 83)
    Dostoyevski,  bir gün kendisini Rus değil de Avrupalı hissettiği için sevmediği Turgenyev’i hayatının karanlık olaylarından birini, vicdanını en çok sızlatan günahını itiraf etmek için tercih ediyor. Kendisini aşağıladığı kadar günahının bedelini ödeyeceğini, yarasını gösterdiği Turgenyev'in, onun Turgenyev'e hissettiği düşmanlığa verdiği asil değeri vereceğini düşünüyor. Bu duygularla Turgenyev' in karşına çıkıyor. Dostoyevski, çalışma masasının başında, rahat koltuğunda oturan       Turgenyev'e : “Bay Turgenyev, size söylemem gerek: kendimi çok aşağılık görüyorum…”Anlatılanlar karşısında kılını bile kıpırdatmayan Turgenyev’e Dostoyevski kapıyı vurup gitmeden önce şunu söylüyor: “Ama sizi daha aşağılık görüyorum. Bütün diyeceğim buydu işte…” ( s. 85)
        Dostoyevski “İsa, Katolikliğin kusuru yüzünden ölmüştür” saptamasındaki haklılığını zaman kanıtlamıştır. Bir düşünce, o düşüncenin savunuculuğunu yapan insanların kusuru yüzünden ölüyor. Tarih bu gerçeğin sayısız örnekleriyle doludur. Söz konusu olan insanlık olduğunda salt Rusya değil; hiçbir ulusun ikinci dereceden rol oynamayı kabullenemeyeceğine inanan Dostoyevski’nin yaşam temelini İsa’nın şu sözleri oluşturuyor: “Yeniden çıplak olduğunuz ve bundan utanmadığınız zaman, Tanrı’nın krallığı gerçekleşecektir.” Öncelikle kendisi, sonra da insanlığın çıplak olduğu ve çıplaklığından utanmadığı zaman Tanrı’nın krallığının gerçeklemesi için hayatını ortaya koyan Dostoyevski’nin çıplak portresini yazarak onun gerçeğine yaklaşıyor Gide.
         Evet, bu iki dehanın insana ve yaşama bakışının ortağı olmak isteyen her okurun mutlaka okuması gereken başyapıttır Gide’in Dostoyevski eseri.                                                                                     
 * André Gide. Dostoyevski. Varlık Yayınları. Çeviri: Samih Tiryakioğlu. S. 196.

 * “Ruhun ve Duygunun Çıplak Dolaşan Gezgini: Dostoyevski Berfin Bahar Dergisi, Aralık, 2009,s. 61--65.